Doğrusunu isterseniz anlatmak hiç içimden gelmiyor. Sahtelik, iki yüzlülük ve umutsuzluk herkesin paçalarından akarken ruhum bu duruma aşırı tepkili. O yüzden de içimden ne birine bir şey anlatmak ne bir şey söylemek gelmiyor ama başladım bir kere, bulaştım bu oyuna o yüzden anlatacağım. Ne anlatacaksın derseniz bu benim hayatımın en ilginç ve can alıcı olayı. Belki siz okuyunca en kötüsü diye de düşünebilirsiniz, bilmiyorum. Ben Sıla, 28 yaşındayım. Bir kafem var ama hani şu içerisinde aynı zamanda kitap da satılan yerlerde. Nispeten bilindik ve ayak altı bir yerde bu kafe. Sık sık insanlar uğrar, çayını veya kahvesini içer, rafların arasında dolaşır sonra da sonsuz evrende kaybolur giderler. Sabit müşterilerim de var tabii ama ne kadar mutlusun bundan derseniz işte o zaman cevabımı beğenmeyebilirsiniz. Sık sık aynı insanları görmek ve sırf ayıp olmasın diye onlarla gereksiz sohbetler yapmak benim feci canımı sıkıyor. Ben sakin sakin kitabımı okuyup gerçek soru ve isteği olan müşterileri daha çok seviyorum hatta daha gerçek buluyorum.
Neyse kendimi biraz anlatabildiğimi düşünüyorum. Nasıl biri olduğum ve ruh halimi anladığınızı düşünmek istiyorum. Gerçi anlamasanız ne olacak, hiçbir şey. Neyse artık başlıyorum hikayeme. Birkaç hafta kadar önce kafede en sevdiğim yere geçmiş kahvem, sigaram ve kitabımla başka alemlerde hayat buluyordum. İçeri birisinin girdiğini gördüm ama çok acele bir işi varmış gibi duruyordu. Bir kafede veya kitapçıda ne kadar acele bir işiniz olabilirdi ki? Yine de içimden “sana ne Sıla” diyerek elimdekileri bıkkınlıkla da olsa bırakıp müşteriye yöneldim. 40’lı yaşlarının sonunda uzun boylu ve telaşlı bir adam ilgili birini arıyordu.
“Merhaba, size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordum.
Uzun uzun suratıma baktı, sonra içeriyi inceledi ve beni kolumdan tutup kitap raflarının olduğu yere doğru sürüklemeye başladı. Renksiz hayatımın yıllardır en hareketli anı olduğu için içten içe bu durumu bozmak istemiyordum ama malum yaşadığımız zaman düzgün bir zaman olmadığından adamın elinden kurtuldum.
“Beyefendi sizin akli melekeleriniz yerinde mi? Ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Siz kimsiniz de beni tutup çekiştiriyorsunuz? Probleminiz nedir? ” diye dönüp bağırmaya başladım suratına doğru.
Adam hala sağı solu kontrol ediyor, camdan ve kapıdan dışarı bakmaya çalışıyordu. En sonunda sakinledi. Sonra bana dönüp “Sizi ürküttüğüm için çok özür diliyorum genç bayan. Bir süredir bazı sebeplerden takip ediliyorum ve artık aklımı yitirmeye başladığımı düşünüyorum.” dedi. Gerçekten çok sinirlenmiştim. İçten içe merak ediyordum ama durum beni gerçekten ürkütmüştü. “Beyefendi madem böyle bir durumdasınız ne diye benim dükkanıma dalıp beni de sürüklüyorsunuz onu anlayamadım.” dedim kendisine. Biraz tedirgin, biraz mahcup etrafına bakındı yine. “Haklısınız ancak yine takip edildiğimi düşündüm. Şimdi anladığım kadarıyla bu sefer ki benim paranoyaklığımmış. Size her şeyi anlatacağım sonra da buradan çıkıp gideceğim ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edebileceksiniz.” dedi. Bu biraz canımı sıkmıştı çünkü gerçekten soluksuz hayatıma 5 dakikacık da olsa yeni bir tat, nefes getirmişti bu durum. Dinlediğimi anlaması için gözlerine bakıp kafamı salladım. Bir şey içip içmeyeceğini sorunca kahve istediğini söyledi. 10 dakika sonra elimde kahveyle geri döndüm. İçeride biraz oyalanmak istedim çünkü olayın gidebileceği durumları kafamda tartmaya çalışıyordum. “Buyurun, afiyet olsun.” dedim. “Çok teşekkür ederim genç bayan. Şimdi size anlatacaklarımı gerçekten sınırlı sayıda insan biliyor. Size de anlatmazdım aslında ama dükkanınıza apar topar girdim ve sizi ürküttüm. Bu sebeple olanları bilmek hakkınız diye düşündüm. Efendim bendeniz İbrahim Yılancılar, bir üniversitede öğretim üyesiyim. Akademisyen arkadaşlarım ve ben arkeolojik çalışmalar yapıyoruz. Şu sıralar Doğu Anadolu bölgesinde çalışmalarımız sürüyor ancak hem yöre halkı hem de bazı merciiler en başından beri bizi orada istemiyor. Biz de düşündük ki doğru bir şeylerin peşinde olmalıyız. Yoksa neden bu kadar problem olsun bir çalışma.” diye anlatmaya başladı. Gerçekten kendimden geçmiş kendisini dinliyordum ama araya girmek istedim. “E neden izin vermiyorlarmış peki size?” diye kestim lafını ama o kadar heyecanlanmıştım ki masadaki bardağa çarptım ve yere düşüp kırıldı.
Bir anda uykumdan uyandım. Önce bir süre neler olduğunu anlamadım. Sonra etrafıma baktım. Bir köşede kitabımı okurken uyuya kalmışım. Kendime biraz zaman verdim, yaşananları düşününce bir rüya olduğunu anladım. Çok garip gelmişti çünkü ben sık sık rüya görmezdim yani görsem bile hatırlamazdım demek istiyorum. Bu saçmalığı arkamda bırakmak için kalkıp bir su içmenin iyi olacağını düşündüm. Tam ayağa kalkmış mutfak tarafına yöneliyordum ki kapıda rüyamda adının İbrahim Yılancılar olduğunu söyleyen adamı telaşla dükkandan içeri girerken gördüm.
